Karne Hediyesi

Karne Hediyesi
11 Haziran 2011 Cumartesi - 2833 kez okunmuş
Facebook 0 Twitter 0
12

sene okullar 17 Haziran 2011 Cuma günü tatile girecek ve yaklaşık 16 milyon öğrenci,600 bin öğretmen 20 Eylül 2010 tarihinde başladıkları uzun eğitim-öğretim maratonunu sonlandıracaklar. Gerçi yavaş yavaş sona yaklaşılan günlerde okullar “resmi” olarak olmasa bile “ fiiliî” olarak tatil havasına girmiş durumdalar. Çünkü ’ye giren yedinci ve sekizinci sınıf öğrencilerinin okula devam konusunda isteksiz davranmaları, altıncı sınıflarında abi ve ablalarına uymaları okula gelen öğrenci sayısını iyiden iyiye azalttı. İlköğretim birinci kademenin derslere ve okula devam konusunda ısrarı olmasa eğitim-öğretim takvimini bilmeyen birisi okulları tatile girmiş bile zannedebilir…

17 Haziranda okulların resmi olarak tatil olmasıyla birlikte öğrenciler karnelerini alacaklar. Karneyi “ Amel Defteri” ne benzetmişimdir hep. Nasıl ki insanın dünya hayatında yaptığı bütün iyi ve kötü davranışlar görevli iki (Kiramen Kâtibin) tarafından kaydedilip Ahirette bunlar karşısına çıkıyorsa; yıllık eğitim-öğretim süresi boyunca öğrencinin yaptığı yazılı, performans görevi, ve etkinliklere katılma gibi ölçme değerlendirmeye esas olan davranışlar görevliler(öğretmenler) tarafından kaydedilip sene sonunda kendisine veriliyor.Amel Defterini sağdan ve önden alan iyiler ödül olarak ’e,sol tarafından alan kötüler ise ceza olarak ’e gidiyor da bizim “ Öğrencinin Amel Defteri ” olarak nitelendirdiğimiz karneyi alanlara herhangi bir ödül veya ceza düşünülebilir mi?

Bugüne kadar ceza kısmına hiç katılmamakla birlikte ödül veya hediyenin olabileceğini düşünmüşümdür. “ Karne Cezası ” olmaz “ Karne Hediyesi ” olur mantığıyla meseleye yaklaşmışımdır. Fakat geçen hafta bu köşede kendisinden bahsettiğimiz Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Eğitim Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Selahattin Turan’ın NTVMSNBC internet sitesindeki “Karne Hediyesi diye bir şey yok.” (http://www.ntvmsnbc.com/id/25221171/) açıklamasını okuyunca bu düşünceyi sorgulamamız gerektiğini düşündüm.Aslında Selahattin Hocanın söylediği basitti: “ Başarılı olursan sana hediye alacağım’ diyor. Bu ahlaki değil. Hediye koşula bağlanmamalı. Çocuğa asla yalan söylememeli. Verilen sözler yerine getirilmeli. Karneye bakıp hediye alınmamalıdır. Çocuğun çabası takdir edilmeli.”

Aslında bu açıklamayı okuyunca aklıma başka bir hikaye geldi… Japon yazar Masumi Toyotome’nin “Dünya da sevilmek istemeyen insan yok gibidir.” diye başlayan hikâyesi. Yazara göre sevgi üç türlüdür:

—        Birincinin adı “Eğer” türü sevgidir. Bu sevgi belirli beklentiler karşılandığında oluşur ve dünyada en yaygın olan tür budur.

( “Eğer başarılı olursan seni severim. Eğer karnen iyi olursa sana hediye alırım. Eğer SBS’den 480 alırsan sana istediğin cep telefonu” gibi…)

—        İkincinin adı “Çünkü” türü sevgidir. Bir iş yapıldığı veya bir şarta sahip olunduğu için duyulur.

           (“Seni seviyorum çünkü başarılısın. Sana hediye aldım çünkü karnen iyi… Sana değer

            veriyorum çünkü SBS’den 491 puan aldın” gibi…)

—        Üçüncünün adı “Rağmen” türü sevgidir. Bu sevgi bir şarta bağlı olmayan ve karşılığında bir şey beklenmeyen olduğundan en zorudur.

  (“Seni başarısız olmana rağmen seviyorum… Sana karnen kötü olsa bile hediye alırım…

     SBS’den 0 puan alsan bile sana değer veriyorum” gibi…)

Hem Selahattin Turan’ın açıklamasından hem de Masumi Toyotome’nin hikâyesinden anlamamız gereken ;

“ Her öğrencinin kişiği,şahsı değerlidir.Yani Zat-ı Âli’dir.Ne eksikliği,kusuru olursa olsun ister karnesinde 10 tane zayıfı olsun isterse SBS’den istediği sonucu alamasın bizim için değerlidir.Hediye alınmaya layıktır.Karne veya SBS’nin  öğrencilerimizin,çocuklarımızın kişiliği,mutluluğu yanında hiçbir değeri yoktur.Asıl olan onlardır.Elinden geleni yaptıktan sonra öğrencilerden kapasitesinin üzerinde işler beklemek tek kelimeyle onlara zulümdür. ”

“Bir öğrencinin psikolojisinin bozulmasındansa bin tane karneyi yakıp bin tane SBS den sıfır çekerek çıkmayı tercih ederim.” Sir John William Muallimoviç

(Yukarıdaki isim tamamen uydurmadır. İnsanlar bazen bir cümleyi adını hiç duymadıkları bir yabancıdan veya bir tarihi bir kişilikten duymayı tercih ederler. Bu yüzden birçok cümle tarihte büyük bir isme/veya isimlere izafe edilir. Ve bu yüzden bazı cümleleri aslında kimin söylediği hiçbir ortaya çıkmaz. Bir nebze “On adımda Anadolu Rock” gibi…Dadaloğu der ki veya Karacoğlan der ki cümle kalıpları.Yani beni boş ver hadi…E koskoca Dadaloğlu…:)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Login

Bu sitedeki tariflerin izinsiz kopyalanması yasaktır.